Ulaş oğlu Salur Kazan,
Kız alınca Bayındır’dan
Güveyisi olmuş onun;
Babası yiğit Uruz’un.
Karacuk’un kaplanıymış,
Amıt Su’yun aslanıymış.
Doksan başlı otağ dikmiş,
Otağlara tuğlar çekmiş.
Hanlar, ağa ve beyleri...
Çağırmış alp erenleri.
Al şarabın keskininden,
İçermiş altın kadehinden,
Sunuyormuş güzel kızlar,
Sarhoş olmuş o yavuzlar.
Al şarabın etkisinden,
Salur da geçmiş kendinden.
Yekinmiş sendeleyerek,
Şöyle demiş gürleyerek:
— Beni dinleyin erenler,
Ünümü anlayın yarenler...
Yanım ağrımış yatmaktan,
Belim kurudu durmaktan.
Kalkınız da yürüyelim,
Kırlara, dağa gidelim.
Avlayalım, kuşlayalım
“Yabani geyik yıkalım.”
Tekrar otağa dönelim,
“Yiyip, içip, hoş geçelim...”
Selçuk oğlu Deli Dündar,
Gitmiş ta yanına kadar:
— Evet, uygundur Kazan Han
Haydin çıkalım otağdan...
Göne oğlu Kara Budak,
“Doğru” demiş, bağırarak.
“At ağızlı Aruz Koca,”
Yerinden kalkmış usulca:
— Doğru dersin Kazan Han da,
Pis dinli Gürcü ağzında
Çok yakında oturursun,
Yurda kimi koyuyorsun?
Kazan demiş: — Üç yüz erle,
Oğlum Uruz o yiğitle,
Beklesinler obamızı,
Eşimizi, kızımızı...
Yağız atını çektirmiş,
Sıçrayarak ona binmiş.
Kudretli Oğuz Beyleri,
Atına binerek her biri,
Uruz’u koyup otağa,
Ava gitmiş Ala Dağ’a.
Meğerse kâfir casusu,
Haber vermiş bu hususu.
En azgını kâfirlerin,
Yedi bini askerlerin,
O pis dinli, kara saçlı
Kaftanları da yırtmaçlı
Atları varmış alaca,
Din düşmanı azgın onca,
Kazan Han’ın ocağına,
Gece gidip otağına,
Ani bir baskın yapmışlar.
Altın otağı yıkmışlar.
Körpecik bebeklerini,
Kızları, gelinlerini...
Feryat, figan ettirmişler,
Sürükleyip götürmüşler.
Burla Hatun, avaz ile
Kırk ince belli kız ile
Kazan’ın anası asılı,
O da esirmiş hasılı
Sarı Kulmaş şehit olmuş.
Ruhu uçmuş, beden kalmış.
Bir kâfir de melikine,
Demiş ki: — Bak talihine!
Kazan Han’ın atlarını,
Eşi, oğlu, anasını...
Katarıyla devesini,
Üç yüz yiğit askerini,
Götürürüz iyi ama
Bir darbe daha Kazan’a
Vurup alsak öcümüzü,
Ak eylesek yüzümüzü...
Şökli Melik demiş neyle?
— Bre asilzade söyle.
Sence daha ne öcümüz,
Varken alalım gücümüz?
Kâfir demiş: — Şökli Melik,
On bin koyun, on bin emlik[1]
“Kapukulu Derbendin’de”
Askere emir verin de,
Tümünü alıp gelsinler,
Yurdu bütün süpürsünler...
Şökli Melik emir vermiş,
Altı yüz asker gidermiş.
O gece Karacık Çoban,
Uyanmış kara rüyadan,
Sıçrayıp ayağa kalkmış.
Kıyan, Demir orda yokmuş.
Onu yardıma çağırmış,
Zira işleri ağırmış.
Ağılı yeniden yapmış.
Sapanı eline kapmış.
Altı yüz kâfir o anda,
Gelip durmuşlar bir yanda.
Karacık’a ünlemişler,
Ona şöyle söylemişler:
— Karanlıkta korkan çoban,
Elinde var yalnız sapan.
Karda, yağmurda çakmaklı
Sütü, peyniri kaymaklı
Biz Kazan Han’ın yurduna,
Altın başlı otağına
Bu gece baskın yapmışız,
Her bir şeyini almışız.
“Kazan’ın helâllisini,”
Oğul, kız ve gelinini,
İhtiyarcık anasını,
Tavladaki atlarını...
Topladık, götürüyoruz.
Sana da bildiriyoruz.
Gel baş indir önümüzde,
Sana dokunmayız biz de.
Koyunlarını alalım,
Canını bağışlayalım.
Melikimize gidelim,
Sana da beylik verelim...
Karacık Çoban da demiş:
— Ulan kâfir bu nice iş?
Alaca atını hiç övme
Gelmez alaca keçime.
Kıracağım mızrağını,
Dökeceğim al kanını
Kılıncını, okluğunu...
Var gösterme, yokluğunu.
Başına iner çomağım,
Gözünü oyar parmağım.
Bu ikisi yeter sana.
İster dene, saldır bana...
Kâfirler hücum etmişler,
Mızrak atıp, ok serpmişler.
Karacık da sapanına,
Taş koyarak atmış ona.
Bir atmada üç devirmiş,
İkinci de beş serermiş.
Üç yüzünü yıkmış yere,
Tunç göğsünü gere gere
Çevresinde taş aramış
Atmaya taş bulamamış.
Keçileri, koyunları
Sapanla atmış onları.
Kalan üç yüz kaçmış geri,
Karacık’ın kardeşleri,
Kıyan Gücü, Demir Gücü
Şehit olmuş, kalmaz öcü!
Çakmağı alıp çakarak,
Keçesinden kül yaparak,
Kül basarak yarasına
Sitem etmiş Kazan Han’a:
“Ölü müsün, diri misin?”
Salur Kazan neredesin?
O gece Salur Kazan Han,
Gördüğü kötü rüyadan
Sıçrayıp ayağa kalkmış,
Kaygıyla çevreye bakmış:
— Ey kardeşim Kara Göne,
Kötü rüya gördüm gene
[2]
!
Şahin kuşum yumruğumda
Can verirdi avucumda.
Yurduma kara bulutlar,
Otağıma yıldırımlar,
Kuduz kurt evimi yırtar,
Saçım kargı gibi uzar;
Gözlerimi örter, kapar.
Ellerimden al kan akar...
Han kardeşim şu rüyamı,
Yor hele aldı aklımı!
Kara Göne, bir an durmuş.
Rüyasını şöyle yormuş:
— Bulut senin devletindir,
Çakan şimşek askerindir.
Saç kaygıdır, karadır kan.
İşin kötü Salur Kazan!
Gerisini yoramadım,
Allah’ıma ısmarladım.
Kazan Han göklere bakmış,
Beyninde şimşekler çakmış:
— Av törenim bozulmasın,
Askerlerim dağılmasın.
Şimdi atı mahmuzlarım,
Varıp yurduma uğrarım.
Obam esense ve sağsa,
Düşüm de hayra çıkarsa,
Gerisin geri dönerim,
Avıma devam ederim.
Esen değilse vatanım,
Yıkılmışsa ak otağım,
Başınızın çaresine,
Siz bakınız Kara Göne...
Kamçı vurarak atına,
Gelmiş yurdun kenarına.
Yurtta bir tek tazı kalmış,
Gidenlerin tozu kalmış.
Yaşlar gelmiş gözlerinden,
Duman çıkmış sözlerinden:
“Düşman dalamış gecede,
Kavim, kabilem nerede?
Altın otağlar kurduğum,
Geyiklere komşu yurdum.
Hani yaşlı anacığım,
Uruz oğlum, Burla Hanım?
Cirit attığım meydandan,
Aş yediğim mutfağımdan,
Bir ses gelsin bana şu an.
Haber isterim obamdan...”
Alamayınca haberi,
O kara süzme gözleri,
Kan kaplamış, yaşlar dolmuş
Çıkıp yoluna koyulmuş.
Bir ırmak çıkmış önüne,
Demiş ırmağın seline:
“Tanrı yüzünü gören su,
Belki bir haber söyler bu...”
Irmak ile haberleşmiş,
Bakalım nice söyleşmiş:
— Kayalardan çağlayarak,
Taşı, toprağı oyarak
Şırıl şırıl akan canım;
Gemileri oynatanım.
Hasan, Hüseyin hasreti
Bağın, bostanın ziyneti...
Bakışı Ayşe, Fatma’nın
Gelip içtiği atların…
Develerimin uğrağı,
Akkoyunumun sulağı,
Yurttan bir haber ver bana.
Karabaşım kurban sana...”
O, su nice kelâm desin
Dili yok ki ne söylesin!
Bir kurt görüp, orda durmuş.
Hayvana bakarak sormuş:
“Karanlıkta günü doğan,
Karda er gibi dik duran,
Koç atları kişnettiren,
Koyunları titretiren,
Kızıl deveyi bağırtan,
Sürülerimi dağıtan,
Karma öğeç[3]
alıp tutan,
Kuyruk yüzüp çap çap yutan,
Köpeklere kavga salan,
Çobanların aklın alan...
Yurdumdan bir haber bana,
Karabaşım kurban sana ...”
Kurttur, nice haber versin;
Dili yok ki ne söylesin!
Bir köpek gelmiş önüne,
Giderek onun yanına:
“Karanlıkta vaf vaf üren,
Sürüyü bekleyip duran
Gelen hırsızı korkutan,
Çap çap ayran içip yutan...
Yurdumdan bir haber bana,
Karabaşım kurban sana...”
Köpektir nice söylesin;
Dili yok ki o ne desin!
Han, köpeğin arkasına
Kuyruğuna, kafasına
Bir sopa vurunca ona,
Köpek yol göstermiş buna.
Köpek kaçmış, çenilemiş
Dağlar taşlar inilemiş.
Köpek gitmiş, Kazan gitmiş.
Öğleye dek takip etmiş.
Köpek bulunca çobanı,
Heyecan sarmış Kazan’ı.
Çobana demiş ki Kazan:
— Gecede kaygılı çoban,
Yağmur yağınca çakmaklı,
Kürklü, keçeli, külâhlı
Ak otağım şurdan geçmiş,
Görmedin mi nere gitmiş?
Yurdumdan bir haber bana,
Karabaşım kurban sana...
Çoban demiş: — A Kazan Han,
Haberin yok mu dünyadan!
Ölmüş müydün, yitmiş miydin?
Nere gittin, neredeydin?
İki gün oluyor evin,
Katarıyla develerin,
Anan da deveboynunda
Asılıydı bir urganda.
Helâllin Burla Hatun’la,
İnce belli kızlarıyla,
Ağlayarak şurdan geçti,
Kâfirlere esir gitti!
Kırk yiğit ve Uruz oğlun,
Hazinen, akçen, altunun...
Tümü kâfirin elinde,
Yüreğim yandı, gördüm de...
Böyle söyleyince çoban,
Deliye dönmüş Kazan Han.
Çok öfkelenmiş üzülmüş;
Gözlerinden yaş süzülmüş:
— Yeter kurusun o dilin!”
Kitlensin inşallah dişin.
Bahtına da belâ gelsin,
Çoban çenen de çekilsin!
Ulu Allah canın alsın,
Kapatsana şu şom ağzın!
Onu paylayınca Kazan,
Bir karşılık vermiş çoban:
— Ne kızıyorsun Kazan Han,
Yok mu ki göğsünde iman?
Altı yüz kâfir de bana,
Saldırdılar bu çobana.
Gece yaman savaş yaptım,
Hâlime bak yara kaptım!
Üç yüz kâfiri öldürdüm,
Kalanı geri püskürttüm.
Şehit verdim iki gardaş,
Toklu vermedim arkadaş.
Yalnız başıma kalmıştım,
Hakk biliyor bunalmıştım...
Suçum nedir ki Kazan Han?
Ne istiyorsun çobandan?
Ver de bana al atını,
Altmış tutam mızrağını,
Bir de alaca kalkanı,
Kara çelik kılıncını,
Ve kirişli sert yayını,
Oklarını, sadağını...
Kâfire tek ben varayım,
Mızrak ile ok atayım.
Kalkanla, kılıç çalayım
Öcümüzü de alayım.
Yenim ile kan sileyim,
Bütününü öldüreyim.
Sen geri dön git avına,
Şehit olayım uğruna.
Allah’a çok yalvarayım,
Gidenleri kurtarayım...
Böyle söyleyince çoban,
Çok kahırlanmış Kazan Han.
Atını döndürüp gitmiş.
Çoban onu takip etmiş.
Geriye bakmış ki Kazan,
Ardından gelirmiş çoban.
Öfkelenmiş, hiddetlenmiş,
Çobana şöyle söylenmiş:
— Nere böyle oğul çoban,
Neden gelirsin arkamdan?
Çoban ona cevap vermiş,
Ağlayarak şöyle dermiş:
— Kazan Han’ım sen eşini,
Ben de iki kardeşimi,
Şehit vermişim kâfire,
Ne kızarsın şu fakire...
Bir oyun düşünmüş Kazan.
Demiş ki: — Ey oğul çoban,
Şafakla çıkmıştım yola
Daha hiç vermedim mola.
Ala Dağ’dan geliyorum,
Karnım açtır, ölüyorum!
Dağarcıktan vereceğin,
Var mı biraz yiyeceğin?
Karnımızı doyurup da,
Yola düşelim sonra da...
Çoban demiş: — Aç mısın sen?
Bir kuzu pişirmiştim ben.
Vaktim yoktu, yiyemedim;
Yemeyi hiç düşünmedim.
Gel Gölgeye oturalım,
Karnımızı doyuralım.
Oturmuşlar bir gölgeye,
Azıklarını yemeye.
Fikreylemiş ki Kazan Han:
“ Benimle gelirse çoban,
Oğuz’un beyleri duyar,
Başıma da kakınç kalkar.
Derler: “Olmasaydı çoban,
Yalnız başına Kazan Han,
Yenemezdi ki dinsizi,
Bağlayayım şu densizi.
Kazan Han yerinden kalkmış,
Karacık’a yan yan bakmış.
Onu hemen kucaklamış.
Ağaca muhkem bağlamış.
Tekmeleyip, yumruk atmış
Çoban ile alay etmiş:
— Karıncığın acıkmadan,
Gözlerin de kararmadan,
Kurtulmalısın bu bağdan,
Aç kurtlara yem olmadan...
Kazan Han, az ilerlemiş.
Çoban da “Ya Allah! ” demiş.
Ağacı sökmüş kökünden,
Koşmuş Kazan’ın peşinden.
Kazan görünce şok olmuş!
Dönüp Karacık’a sormuş:
— Bu ağaç nedir ey çoban,
İndirmiyorsun sırtından?
Karacık demiş ki: — Beyim,
Sana şöyle söyleyeyim:
Düşmanınla savaşırsın,
Savaşta da acıkırsın.
Kâfiri tepelerken sen,
Bu odunlarla sana ben
Yemek yapar, pişiririm;
Doyururum, yediririm.
Doyurmazsan sen karnını,
Yenemezsin düşmanını...
Bu söz çok hoşuna gitmiş,
Kamçısını yere atmış.
Yere inerek atından
Çobanı öpmüş alnından.
Karacık’ı biraz süzmüş
Bağlarını bir bir çözmüş
Gayrete gelerek Kazan,
Demiş: — İyi dinle çoban.
Geri alsam ben evimi;
Oğlumu, Burla eşimi...
Yardım olursa Allah’tan,
Kurtulursun çobanlıktan.
Tavlacı başı oldun bil,
Düş peşime benimle gel...
Şökli Melik kafa duman,
Şarap içip şen şaduman
Sarayında eğlenirmiş.
Askerlere şöyle dermiş:
— Bilir misiniz beylerim,
Asilzade askerlerim!
Kazan Han’a kadreylemek,
Öldürmek küfür, söylemek
Ona hiç eylemez ki kâr
Onun bir helallisi var.
Karısı “Burla” hatununu,
Gidip getiriniz onu.
Kadehimizi doldursun,
Hepimize şarap sunsun...
Duyunca bunu Kazan Han,
Ölüp gidecek kahrından!
Bunu işitince Burla,
Gidip konuşmuş kırk kızla.
Birer birer öğütlemiş,
Onlara şöyle söylemiş:
— Eğer size gelirlerse,
Hanginiz Burla? Derlerse,
Kırkınız da kırk yerden,
Söyleyiniz ki: Burla ben...
Şökli göndermiş bir çeri,
Koşarak girmiş içeri
Demiş ki: — Hanginiz Burla?
İki adım öne fırla.
Kızların kırkı da birden
Demişler: — Burla Hanım ben.
Çeri bu işe şaşırmış,
Tez Melik’e ulaştırmış.
Melik öfkelenmiş, kızmış;
Sayıp, sövüp ağzın bozmuş:
— Ah ahmaklar, ah kavatlar!
Bundan daha kolay ne var?
Oğlu Uruz var Kazan’ın
Asınız oğlunu hanın!..
Ak etlerinden koparın,
Doğrayın ve kavurun.
Kırk bey kızına yedirin,
Kim yemediyse getirin...
Biliniz ki Burla odur,
Kazan Han’ın hatunudur.
Bunu da işitmiş Burla,
Gidip konuşmuş oğluyla:
— Nasıl söylesem ay oğul!
Ananı dinle de doğrul...
Dokuz ay karnımda seni,
Taşımıştım işit beni.
Sonra dünyaya getirdim,
Sarmaladım hem beledim...
Beşiklerde sallamıştım,
Nice uykusuz kalmıştım...
Kesecekler bunlar seni,
Kavuracaklar etini!
Kıyma yapıp verecekler;
Anan kimdir, bilecekler!
Kazan Han’ın namusunu,
Kirletmeyeyim ben onu!
Oğul nice söyleyeyim,
Ne yapayım, neyleyeyim?
“Burla ben” mi diyeceğim,
Etinden mi yiyeceğim?
Uruz demiş ki: — Ay ana,
Bu çok ağır geldi bana!
Yaradan’dan korkmasaydım,
Ayakaltına alsaydım,
Sıkacaktım boğazından,
Kan getirirdim burnundan!
Bu nice bir sözdür ana!
Nasıl söylersin sen bana?
Bırakın beni assınlar,
Kavurma, kıyma yapsınlar...
Sakın ola ki ağlama!
Yemeden de geri kalma.
Kızlar bir kez yediğinde,
Durma, iki kez ye sen de.
Sakın pis dinli kâfirler,
Anamı hiç bilmesinler.
Onlara bir kadeh sunma,
Döşeklerine de varma!
Sen unut Uruz oğlunu,
Han babamın namusunu,
Koru ve de lekeleme,
Bana başka söz söyleme...
Uruz böyle söyleyince,
Boyu uzun, beli ince,
Burla Hatun çok ağlamış.
Döşlerini yumruklamış...
“Oğul, Uruz’um!” diyerek,
Feryat figan eyleyerek,
Yuvarlanmış kara yerde
Uğramış ki büyük derde.
— Kadın aman sen bana bak,
Saç ve baş yolmayı bırak!
Kara koçla, ağ koyunlar
Aygırlarla, arap atlar...
Kızılca tüylü develer,
Sağ olsa yavru verirler.
Babam ile sağ olunuz,
Pek çok oğul bulursunuz.
Ne çıkar ölsün bir Uruz!
Kadın anam kurtulunuz...
Başkaca söz diyememiş,
Ne yapacak bilememiş.
Han Uruz’u getirmişler,
Tam asmaya yeltenmişler.
Uruz demiş ki: — Densizler,
Beni dinleyin dinsizler!
Allah birdir, Resûl haktır;
İnkâr edenler ahmaktır.
Şu ağaçla söyleşeyim,
Ölmeden bir dertleşeyim.
Sizler çekilin aradan,
Bakalım neyler Yaradan?
Ağacın altına gitmiş,
Bir dalını elle tutmuş:
— Ağaç dersem hiç üzülme,
Kapı olmuşsun Kâbe’me.
O kutlu yerin kapısı,
“Musa Kelim’in asası.”
Sen köprüsün nehirlerde,
Gemi oldun denizlerde.
Düldüle eyer olmuştun,
Zülfükâr’a kın olmuştun.
Hasan ile Hüseyin’e,
Beşik yapılmıştın yine.
Ağaç ağaç güzel ağaç,
Asmaklığa özel ağaç...
Beni sana asacaklar,
Etlerimi kıyacaklar!
Beyliğime doyamadım,
Canımdan da usanmadım...
Hem ilime, hem obama,
Burla anam, han babama;
Av kovalayan tazıma,
Yazık olur al kanıma...
Eğer çekersen sen beni,
Bedduâm tutacak seni…
Gözlerinden yaş gelerek,
Ağlamış böyle diyerek.
Sultanım tam bu sırada
Karacık’la Kazan Han da,
Dörtnala uçup gelmişler,
Asılmadan yetişmişler.
Üç yaşındaki dananın,
Derisinden o çobanın,
Bir büyük sapanı varmış,
On beş batman
[4]
taş atarmış.
Nereye düşse oyarmış,
Kayaları parçalarmış.
O taşın düştüğü yerde,
Ot bitmezmiş üç sene de.
Sapanının korkusundan,
Kurt yemezmiş toklusundan.
Karacık o sapanıyla,
Taş fırlatmış kollarıyla.
Bir kıyamet savaş olmuş;
Dere, tepe leşle dolmuş...
Kazan Han demiş: — Dur çoban.
Bekle anamı küffârdan,
İsteyeyim, kurtarayım,
Verirler mi bir sorayım?
“At ayağı çabuk olur,
Ozan dili çevik olur.”
Kazan Han burda söylermiş,
Kâfirlere şöyle dermiş:
— Bre kâfir Şökli Melik,
Böyle mi olur erkeklik?
Pencereleri altından,
Çadırlarımı yurdumdan,
Hazinemi ve akçemi,
Kırk kızla Burla eşimi,
Yiğitleriyle Uruz’u,
Getirmişsin koyun-kuzu...
Tavlalardan atlarımı,
Develerden katarımı,
Alıp gelmişsin istemem.
Yalnız anamı veremem!
Gel kılıç çalmadan sana,
Çabuk anamı ver bana.
Vuruşmadan gideceğim,
Çekilerek, döneceğim.
Şökli demiş: — Ey Kazan Han,
Sen otur da derdine yan!
Getirdiklerim benimdir,
Anan dahi esirimdir.
Yayhan Keşişi oğluna,
Verdireceğim koynuna.
Keşişten bir oğlu doğsun,
O da sana hasım olsun...
Çoban bunu işitince,
Sapana sarılmış önce.
Elleri, yüzü kabarmış,
Şökli Melik’e bağırmış:
— Bre dinsiz, hey imânsız!
Ey derneksiz ve izansız...
Yaşlı dağda ot bitmez ki,
Kuru çaydan su gelmez ki...
Tay veremez koca atlar,
İhtiyar olsa analar,
Çocuğu olmaz onların.
Eğer var ise kızların,
Getir de ver Kazan Han’a,
Çokça torun versin sana.
Kızından da oğlu doğsun,
Beğe onlar hasım olsun...
Tam bu sırada kudretli
Güçlü, kuvvetli, haşmetli,
Oğuz beyleri gelmişler,
Şimşek gibi yetişmişler.
Kara taşları kül eden,
Bıyığını on yerinden
Ensesinde de bağlayan,
Irmaklar gibi çağlayan,
Yardım için kardeşine,
Çıkıp gelmiş Kara Göne:
— Vur kılıcını kardeşim,
Ben yardımına gelmişim...
Selçuk oğlu Deli Dündar,
Gelmiş ta yanına kadar:
— Çal kılıcını, vur Han’ım!
Sana helal olsun kanım...
Düşmanlarını bastıran,
Hasımlara kan kusturan,
Al ipekten, şalvarıyla,
Elinde demir yayıyla,
Kazan’ın yiğit damadı,
Kara Budak onun adı.
Oğludur Kara Göne’nin,
Yeğenidir Kazan Bey’in:
— Vur hele amcam Kazan Han!
İşte ben geldim arkandan...
Ak, boz atın yelesinde,
Kar, buz durduran üstünde;
Destursuzca Bayındır’dan
Altmış bin kâfiri basan;
Şir Şemsettin de dörtnala
O da gelmiş kılıç çala:
— Çal kılıcını Han Kazan!
Ben de yetiştim arkandan...
Yeller gibi dağdan geçen,
Bayburt’ta surlardan uçan,
Oğuz’un sevilenidir,
Yedi kızın ümididir.
Yola çıkmış sabahleyin,
İnançlısı Kazan Bey’in,
Boz aygırlı Bamsı Beyrek,
O da dalmış kükreyerek:
— Vur kâfire Han Kazan!
Ben de geldim arkandan...
Nice kâfirleri kıran,
Hasmını kovarak yoran...
Kara çelik demir kolu,
Kazılık Koca’nın oğlu,
Elinde çelikten pala
Yardıma gelmiş dörtnala:
— Vur hele ağam Kazan Han!
Ben de gelmişim arkandan...
İrice butları, kolu...
Oğuzlar’da uzun boylu,
Altmış öğeçin derisi,
Bir kürk yapılsa gerisi,
Yine de kalırmış çıplak.
Altı deriden de kalpak,
Yapılsa kulağa inmez.
Hiç bir kimseye yenilmez...
Dayısıymış Kazan Han’ın,
Ödü koparmış düşmanın!
“At Ağızlı Aruz Koca”
Kesmiş düşmanı haraca.
Bir seslenmiş gök gürlemiş,
Kazan Han’a şöyle demiş:
— Vur hele yeğen Kazan Han!
Yetişip geldim arkandan...
Bineksiz Mekke’ye giden,
Peygamber yüzünü gören,
Oğuzların sahabesi,
Yiğitlerin hiddetlisi.
Büğdüz Emen de alana,
Koşmuş gelmiş Kazan Han’a:
— Çal kılıcını Kazan Han!
Ben de yetiştim arkandan...
Yurdun çok uzaklarında,
Aygır Gözler’i Suyu’nda,
Gidip atını yüzdüren,
Düşmanlarını kızdıran,
Altmış kaleyi fetheden,
Savaşlara yalnız giden.
Cüppe giyerek kız çalan,
Yüzlerinden, dudağından
Öpüp öpüp kucaklayan...
Düşmanlarını horlayan,
Hasımları yere seren
Eylik Koca oğlu Eren:
— Çal kılıcını Han Kazan!
Yardıma geldim arkandan...
Sayıları hiç bilinmez,
Sayılmakla da tükenmez...
Oğuz İlinin beyleri
Kahraman alp erenleri...
Nasıl, kimden öğrenmişler?
Hepsi birden yetişmişler.
Arı suyla abdest alıp,
İki rekât namaz kılıp,
Allah’ı zikreylemişler...
Sâlâvat, şükreylemişler.
Gümbür gümbür davulları,
Çalınmış tunç boruları.
Kâfirlere at salmışlar,
Kılıçlarını çalmışlar...
Namertler sapa yerlere
Her yanları yara-bere,
Çekilerek, saklanmışlar;
Bulunarak haklanmışlar...
At koşunca nalı düşmüş,
Okların temreni düşmüş...
Hizmetkârlar beylerinden,
Ayrılmışlar birbirinden.
On beş bin kâfirin leşi
Oğuzlardan beş yüz kişi,
Bu savaşta can yitirmiş.
“Aman!” diyenler oturmuş.
Af görmüşler Kazan Han’dan.
Gelin, bebek, yaşlılardan
Affedilip, bağışlanmış,
Azad edilip yollanmış.
Han, anasıyla, eşini;
Mallarını, akçesini...
Her şeyini geri almış,
Oğuz İli’ne yol almış.
Yedi gün ve yedi gece,
Şenlik yapılmış güzelce.
Kırk kulunu, kırk köleyi
Kırk tane de cariyeyi...
Sevgili yiğit oğlunun,
Hatırı için Uruz’un
Azat etmiş salıvermiş,
Çobanlara beylik vermiş.
Birçok kişi sevindirmiş.
Oğuz ili şenlendirmiş.
Korkut Atamız gelerek,
Bir de destan söyleyerek,
Oğuzlara öğüt vermiş
Dertleri, gamı gidermiş:
— Hani o beyler, erenler
“Dünya benimdir” diyenler?
Ecel erişti de, geldi.
Onları da yer gizledi.
Ölümlü dünya kalmadı,
Hiç kimseye yâr olmadı.
Gelenler gidimli dünya,
Son ucu ölümlü dünya...
Bir duâ edeyim Han’ım,
Kabul buyursun Allah’ım.
Dağlarınız yıkılmasın,
Sularınız kurumasın,
Ağacınız kesilmesin,
Kılıncınız çentilmesin,
Atınız sendelemesin,
Rabbim muhtaç eylemesin.
Akbürçekli ananızın,
Aksakallı babanızın,
Cennet olsun durakları.
Sırat’tan da ayakları,
Tökezlemesin, kaymasın,
Aşağı yuvarlanmasın.
Ümidiniz kesilmesin,
Nimetiniz eksilmesin.
Şeytanın bağrı delinsin,
Günahlarınız silinsin.
Hep yalvaralım Mevla’ya,
Adı güzel Mustafa’ya
Azim, bizi bağışlasın,
Esirgesin ve saklasın...
Ahmet KARAASLAN
28/02/2000 – KAYSERİ
[1] Normal doğum zamanından sonra doğan ve anasıyla birlikte otlayan kuzu
[3] İki yaşındaki erkek koyun
[4] Sekiz kilo ağırlıktan oluşan kütle.