Kam Püre Oğlu Bamsı Beyrek




KAM PÜRE OĞLU BAMSI BEYREK

 
Kam Gan oğlu Bayındır,
Oğuzlardan bir handır.
Ak otağı diktirmiş,
Bayrakları çektirmiş,
İpek halılar sermiş.
İç – Dış Oğuz beyleri
Gelmiş tüm yiğitleri.
Bayındır’ın yanında
Tam onun karşısında
Kara Göne’nin oğlu,
Yaya dayamış kolu.
Uzun ve Kara Budak
Karşısında durarak,
Pay Püre’ye bakarmış.
Yüreğini yakarmış...
Döğünmüş ve sızlamış,
Böğürerek ağlamış.
Kazan Han görmüş bunu,
Çağırıp sormuş onu:
— Ne ağlarsın Pay Püre,
Derdini de bir kere...
 
Pay Püre demiş: — Kazan,
Bedduâlıyım Hakk’tan!
Oğuldan yok kısmetim,
Kardeşe de hasretim.
Yerim, yurdum boş kalır,
Adım nice anılır?
Bir tek oğlum olsaydı,
Sana hizmet sunsaydı,
Ben de bakıp sevinsem,
Kıvansam ve övünsem
İşte budur maksudum,
Tükenmiştir umudum.
 
Pay Püre’nin sözüne
Keder, üzüntüsüne
Tanık olan tüm beyler,
Göğe açarak eller
Toplu duâ etmişler,
Bir oğul dilemişler.
O vakitler beylerin,
Alperen, yiğitlerin
Hayırlar hayır duâ,
Bedduâsı bedduâ...
Pay Piçen Bey yerinden,
Kalkarak demiş birden:
— Bana da duâ edin,
Beyler hayır dileyin...
 
Demişler ki: — Pay Piçen,
Duâ istiyorsan sen
Hakk seni sevindirsin,
Sana da bir kız versin.
 
Pay Piçen demiş: — Beyler,
Kız verirse Hakk eğer
Şimdiden o kızı ben,
Söz alıp Pay Püre’den
Oğluna beşik kertme,
İzin verin etmeme.
O kız yavuklu olsun,
Hepiniz şahit olsun...
 
Böyle kaç zaman geçmiş,
Mevla kapılar açmış.
Oğlan Pay Püre Bey’e,
Kız da Pay Piçen Bey’e
Ol Yaradan verince,
Garkolmuşlar sevince.
Bütün Oğuz şad olmuş,
O günde bayram olmuş.
Bir gün bezirgânları,
Çağırarak onları,
Şöyle demiş Pay Püre:
— Gidin Rum’a, kâfire.
Oğluma hazır edin,
Hediyeler getirin…
               
Yola çıkan tüccarlar,
İstanbul’a varırlar.
Çarşı, pazar gezmişler.
Üç armağan seçmişler.
Beğenmişler nadide,
Hepsi de fevkalâde.
Boz aygır deniz tayı,
Ak kirişli sert yayı,
Gürz altı kanatlıymış,
Üçü de pahalıymış.
İstanbul’dan dönmüşler,
Oğuz’a yönelmişler.
Su gibi akmış zaman,
Oğlan olmuş kocaman.
“Dönüp baksa çalımlı,”
Yakışıklı, alımlı.
Kendi kartal hünerli,
Beli altın kemerli...
On beş yaşına girmiş,
Cesur, yiğit bir ermiş.
O zamanda bir oğlan,
Baş kesip, dökmese kan,
İsmi bile konmazmış,
Adı sanı olmazmış.
Oğlan bir gün atlanmış,
Ava gitmiş, avlanmış.
Yoldaki bezirgânlar,
Yakındaymış o anlar.
Kara Derbent ağzında
Derenin boğazında,
Yatarken habersizce
Beş yüz kâfir sessizce,
O kervanı basmışlar,
Mallarını almışlar.
Bezirgânlardan biri,
Kaçıp kurtulmuş diri.
Tam sınıra gelince,
Çevreye bakmış önce.
Ortada bir bey oğlu
Çevrilmiş sağı solu.
Kırk yiğitle oturmuş;
Otağda konuşurmuş.
Selâm vermiş girerek,
Demiş ki çekinerek:
— Yiğit bey, aman medet,
Han’ım bize yardım et!
Onaltı yıl önceden,
Çıkmıştım Oğuz’dan ben.
Yalnız değildi başım,
Vardı üç arkadaşım.
İyi ticaret yaptık,
Pek güzel mallar aldık.
Oğuz’a erişmiştik,
Derbent’e dek gelmiştik.
Biz uykuya geçince
Kâfirler de sessizce,
Bize baskın yaptılar,
Malımızı aldılar.
Rızkımız yağmalandı,
Ortaklar tutuklandı.
Kaldırıp karabaşım,
Sana geldim gardaşım.
Allah’ın hatırına,
Yardım et yiğit bana...
 
Bezirgân öne düşmüş,
Dere, tepeler aşmış.
Kâfirler akçeleri
Bölerken sikkeleri,
“Meydanların aslanı
Pehlivanlar kaplanı,”
Kâfir içine dalmış,
Gürz vurup kelle almış.
 
Demiş ki bezirgânlar:
— Sağ olunuz aslanlar!
Yiğit, erlik işledin.
Bizden ücret hak ettin.
Var ise beğendiğin
Şu mallardan sevdiğin,
Al da götür onlardan,
Haydi beğen şunlardan...
 
Oğlan mallara bakmış,
Gönlü üç şeye akmış.
Boz aygır deniz tayı,
Ak kirişli sert yayı,
Bir de gürzü beğenmiş.
Onlara şöyle demiş:
“— Bre bezirgânlar ben,
Çok mu istedim sizden?”
 
Cevap vermiş bezirgân,
Demiş ki: — Yiğit, aslan;
Niye çok olsun beyim.
Ama nasıl söyleyim...
Bu üç armağanı biz,
Çok arayıp seçmişiz.
Beyimiz emretmişti,
Oğluna istemişti...
Vermeyiz başkasına,
Götürmek gerek ona…
 
Oğlan demiş ki: — Beyler,
Beyinize kim derler?
 
Demişler: — Erdemli bey
Beyimiz, Pay Püre Bey.
Bamsı için getirdik,
Ona verelim derdik...
 
Oğlan düşünmüş şöyle:
“Mademki olmuş böyle.
Almaktansa minnetle,
Orda saygı, hürmetle;
Kolayca almak varken,
Israr etmeyeyim ben...”
Atını sürüp gitmiş,
Bezirgânlar seyretmiş.
Demişler: “İnan vallah,
Erdemli yiğit billah.”
Bamsı baba evine,
Gitmiş güle, sevine.
Haber verilmiş beye,
“Tüccarlar geldi “ diye.
Bey de otağı kurmuş,
Oğlu ile oturmuş.
Bezirgânlar girince,
Selâm vermişler önce.
Baş indirip edeple,
Göz göze gelmiş gençle.
Görmüşler ki baş kesen,
Bir gün önce kan döken,
Pay Püre’nin yanında
Genç, oturur sağında!
Hayret etmişler önce.
Şaşkınlığı geçince,
Boz Oğlan’a gitmişler,
Ellerini öpmüşler.
Pay Püre sinirlenmiş,
Onlara öfkelenmiş:
“— Kavat oğlu kavatlar!”
Böyle âdet nerde var?
Baba burda dururken
Oğlanın ellerinden,
Öpülür mü salaklar?
Sizi gidi manyaklar!
 
Onlar da şaşırmışlar,
Pay Püre’ye sormuşlar:
— Bu genç oğlunuz mudur?
Beyim bu doğru mudur?
 
— Evet, benim oğlumdur.
Yalan değil, doğrudur!
Demiş ki bezirgânlar:
— Han’ım gece düşmanlar,
Bize baskın yaptılar.
Malımızı aldılar.
Oğlunuz olmasaydı,
Bizi kurtarmasaydı!
Malımız Gürcüstan’a,
Biz düşmüştük zindana...
Onun eline önce
Senden evvel gidince,
Buydu tek maksadımız
Öfkelenme Han’ımız...
 
Pay Püre demiş: — Aman!
Baş mı kesmiş bu oğlan?
 
Demişler: — Evet Han’ım,
Yalansa çıksın canım.
Baş kesti ve kan döktü,
Tüm kâfirler diz çöktü...
 
Pay Püre şölen vermiş,
Ata duâ edermiş:
— Beni dinle Pay Püre,
Allah hayırlar vere.
Hakk sana oğul vermiş,
O, düşmanı sindirmiş.
“Ak sancak kaldırınca,”
Müslümanlar ardınca,
Peşine düşüp gitsin.
Karadağ aşıt versin.
Kanlı kanlı sulardan,
Azgın akan çaylardan,
Geçit versin girince
Cenk etmeye gidince.
Allah Teâlâ oğluna
Kuvvet versin koluna.
Adını Bamsı Beyrek,
Çağırsınlar diyerek.
Ben bıraktım adını,
Allah versin yaşını...
 
Beyler el kaldırmışlar,
Duâ kılıp çıkmışlar.
Atlarına binmişler,
Aladağ’a gitmişler.
Birdenbire o anda,
Bir sürü av alanda...
Hepsi güzel geyikmiş;
Bamsı gözünü dikmiş.
Geyik kaçmış önünden,
Bamsı gitmiş peşinden.
Geyik inmiş çayıra,
Nişan almış ki vura.
Görmüş çayır üstünde
Asılı direğinde,
Bir bayrak sallanırmış,
Yelde dalgalanırmış.
Beyrek çekmiş yayını,
Geyiğin ayağını,
Vurarak yere sermiş.
Bir kız seyiredermiş.
Han’ım bu otağ meğer
Duâ etmişti beyler,
Pay Piçen’in kızının
Banu Çiçek Hatun’un
Kırmızı çadırıymış,
Beyrek’e adaklıymış.
Otağdan Banu Çiçek,
Bakıyormuş gülerek.
Seslenmiş dadılara,
Şöyle demiş onlara:
— Dadılar, gidin bakın
Belli etmeyin sakın.
Çayırda dolanmanın
Amacı ne oğlanın?
Bu kavat oğlu kavat,
Çayırda koşturur at!
Erlik mi gösteriyor,
Bizlerden ne istiyor?
Pay isteyin, varın da
Ne diyecek sorunda?
 
Kısırca Yenge Hatun,
Demiş: “Gideyim şunun
Avından pay kapayım,
Ne diyecek bakayım!”
Böyle düşünüp, gitmiş.
Oğlandan pay istemiş.
 
Beyrek demiş ki: — Dadı,
Vallah kanım kaynadı.
Bir sürü geyik geldi,
Bu benim bağrım deldi.
Avcı değilim ki ben,
O gelince peşinden,
Gelmek zorunda kaldım.
Onu vurmak muradım.
“Yalnız bey oğlu beyim,”
Geri dönüp gideyim.
Hepsi de sana kalsın.
“Sormak ayıp olmasın”
Bu al otağ kimindir,
Sahibi kimlerdendir?
 
Kısırca Yenge, demiş:
— Hikâyesi uzun iş...
Yiğidim beni dinle,
Sana diyeyim anla:
Beyimiz Pay Piçen’in,
Kızı Banu Çiçek’in.
 
Beyrek başka sormamış,
Ama kanı kaynamış.
Atını döndürerek
Sürüp giderken Beyrek,
Kızlar geyiği almış,
Otağa karar kılmış.
 
Demiş ki Banu Çiçek:
— Kızlar kimmiş o erkek?
— Sultanım bir bey imiş,
Yiğit oğlu yiğitmiş.
Örtülü güzel yüzlü,
Karakaş, kara gözlü...
 
Banu Çiçek demiş ki:
— Dadılar olmaya ki!
Babam derdi ki seni,
Ta beşikten kertmeni,
Örtülü bir yiğide,
Verdim Bamsı Beyrek’e...
Çağırın, öğreneyim.
Beyrek midir bileyim.
 
Kızlar gidip ünlemiş,
Beyrek işi anlamış.
Beyrek’i karşılamış
Sorularla yoklamış:
— Yiğit, gelişin nerden?
— İç Oğuz’dan, beylerden.
— Oğlan kimin nesisin?
— Oğluyum Pay Püre’nin.
— Niçin geldin yiğidim,
     Meramını bileydim?
— Bir Banu Çiçek varmış,
Duydum buralardaymış.
Yavuklummuş o benim,
Onu görmeye geldim...
 
Banu demiş ki: — Dinle,
O görüşmez seninle.
“Ben onun dadısıyım”
En yakın yoldaşıyım.
“Senle ava çıkalım”
Ovada yarışalım.
Beni yenebilirsen,
Onu da geçersin sen...
 
Beyrek demiş: — Pekâlâ!
Ata bin de yakala...
 
Yay ile oku almış,
İkisi de atlanmış.
At tepip yarışmışlar,
Yay gerip, ok atmışlar.
Kızı yenince Beyrek,
Banu demiş gülerek:
— Okun, okumu geçti;
Atın atımı geçti.
Yiğit, bu ana kadar
Kazandığım yarışlar,
Sayı ile sayılmaz,
Hesaba bile sığmaz...
Bir de güreş tutalım,
Kim kazanır bakalım.
 
Attan inmişler yere,
Çayıra, çimenlere.
Kız Beyrek’i kaldırır,
Beyrek kızı kaldırır,
Yere çalmak istermiş;
Hiç biri yenemezmiş.
Bir an bunalmış Beyrek.
İçinden geçirerek:
Yenilirsem bu kıza,
Rezil oldum Oğuz’a!
Başıma kakınç olur,
Yüzüme dokunç olur...
“Gayret ile kavramış,
Kızı sarmaya almış.
Tutarak memesinden,”
Girerek ince belden
Kucaklayıp kaldırmış,
Sırt üstü yere vurmuş.
 
Kız demiş: — Bamsı Beyrek,
Yavuklun Banu Çiçek!
Pay Piçen’in kızıyım,
Ne diyorsan razıyım...
 
Bunu işitmiş Beyrek,
Sarılmış titreyerek.
Öperken yanağından,
Yüzüğü parmağından
Çıkarıp takmış ona:
— Han kızı yüzük sana.
Bizlere nişan olsun;
Hayırlı kutlu olsun.
 
Banu demiş: — Beyoğlu,
“Mademki böyle oldu.”
Bunda gerek ne ise,
Tez yapılsın öyleyse...
 
Beyrek demiş ki: — Han’ım,
Baş üstüne sultanım...
 
Atını kamçılamış,
Banu mendil sallamış.
Pay Püre karşı gelmiş,
Beyrek’ten haber almış:
— Oğul bugün Oğuz’da,
Ne olmuş obamızda? 
Ne duydun, neler gördün;
Hem niçin erken döndün?
 
Beyrek demiş ki: — Babam,
Değişmiş buldum obam.
“Oğlu olan evermiş.”
Kızı kocaya vermiş...
 
Pay Püre demiş: — Beyrek,
İster misin evlenmek?
Nasıl bir kız istersin,
Bu hususta ne dersin?
 
Beyrek demiş: — Bey baba,
Bunu vurdum hesaba...
“Evet ya, aksakallı”
Oğuzlar’da akıllı,
Han babam evlenirim.
Şöyle bir kız isterim:
“Ben yerimden kalkmadan,”
Atıma atlamadan,
Düşmanıma varmadan,
Ona kılıç çalmadan;
Benden önce kalkmalı,
Atına atlamalı.
Hasmıma saldıracak,
Kellesini alacak...
 
Püre Han demiş: — Oğlum,
Beyrek’im yiğit yavrum,
“Sen kız istemiyorsun
Bir hempâspacerspacer[1] istiyorsun.”
Oğul bu söylediğin
Galiba Pay Piçen’in,
“Kızı Banu Çiçek’tir.”
Oğuz’da belli, tektir.
Kardeşi Deli Kaçar,
Dünürcüyü hırpalar!
Biz Oğuz beylerini,
Davet edip hepsini
Çağıralım, soralım.
Ne diyorlar bakalım...
 
Beyler davet edilmiş,
Yenilmiş ve içilmiş.
Oğuz beyleri demiş:
— Pay Piçen bu çok zor iş!
Deliye eş olunmaz,
Ondan gelin alınmaz.
Yapsa yapsa bu işi,
Oğuz’da bilge kişi
Dede Korkut becerir;
Kaçar’a söz geçirir...
 
Dede demiş: — Dostlarım,
O deliden korkarım!
Bilirsiniz ki Kaçar,
Ne büyük, ne dost sayar.
İyi, gideyim fakat
Bayındır’dan iki at,
Keçi başlı aygırı,
Toklu başlı koç kırı,
İsteyiniz bineyim.
Tedbir alıp gideyim.
“Eğer ansızın kaçma
Olursa kovalama,”
Birisi binmeğime,
Öteki yedeğime...
 
Dede’ye hak vermişler,
Atları getirmişler.
Binerek çıkmış yola,
Dede gitmiş dörtnala.
Deli Kaçar o günde
Kara yerin yüzünde,
Çayırda otağ kurmuş,
Yiğitlerle oturmuş.
Dede Korkut gelerek,
Selâm vermiş gülerek.
Baş indirmiş saygıyla,
Bağır basmış kaygıyla.
O anda Deli Kaçar,
Ağzından köpük saçar!
Hiddetlemmiş, kudurmuş,
Dede’ye karşı durmuş:
— Dede, “aleykesselâm[2]
Gel, otur tatlı belâm...
Ölümüne az kalmış,
Başına belâ almış.
Seni, ameli azmış!
Alnına kara yazmış.
Gökte yıldızı sönmüş,
Hele fiili dönmüşspacerspacer[3]...”
Hakk, belâ yazmış sana,
Karalar da bahtına...
Bura kimse gelmezdi,
Bir tas suyum içmezdi.
Yoksa vaden mi doldu,
İhtiyar sana n’oldu?
İki atla gezersin,
“Buralarda neylersin?”
 
Dede demiş: — Ey Kaçar,
Er olanlar dağ aşar.
Karadağın aşmaya,
Seninle konuşmaya,
Allah’ın emri ile
Resulün kavli ile
O güzeller güzeli
Beşik kertme ezeli
Senin başın tacını,
Banu Çiçek bacını
Beyrek’le evermeye
Gelmişim istemeye...
 
Kaçar küplere binmiş,
O an deliye dönmüş.
“Dede kösteği üzmüşspacerspacer[4]
Kaçar ardına düşmüş.
On tepeyi aşırmış.
Derede sıkıştırmış.
Dede Korkut bunalmış
Bir an şaşırıp kalmış.
Duâ okumuş nice,
Yaradan’a gizlice...
“Deli bey dilemiş ki,”
Dede ortadan iki
Bölünsün bir hamleyle.
Kılıcını öfkeyle,
Kaldırmış ki bir vura
Topraklara savura.
 
Dede demiş ki: — Kaçar,
Ellerin kalsın naçar…
 
Emri ile Allah’ın,
İnat, Deli Kaçar’ın
Eli asılı kalmış,
Aklı başına gelmiş:
— Medet aman, el’aman!
Allah bir, yoktur gümân.
Dede medet eriştir,
Elimi iyileştir.
İsterse Banu Çiçek,
Alsın bacımı Beyrek...
 
Üç kere ikrar etmiş,
Allah’a tövbe etmiş.
Dede de duâ etmiş,
Nihayet kavga bitmiş.
Banu’ya yol istemiş,
Dede’ye şöyle demiş:
— Kardeşimin yoluna,
Ne takarsın koluna?
 
Şöyle söylemiş Dede:
— Aklında ne var de de,
Seni bir dinleyeyim,
Ne istersin bileyim.
 
Kaçar demiş ki: — Dede,
Pay Püre’ye söyle de;
Bin tane erkek deve,
Göndersin bizim eve.
Daha dişi görmemiş.
Kısrakla çiftleşmemiş,
Bin de aygır getirin.
Bin tane ak koç verin.
Bin de it ver kulaksız,
Yerden yığma bacaksız.
Bir torbanın içinde,
Pire isterim bin de...
Bunları verirseniz,
Kızı alırsınız siz.
İsteğimi vermezsen,
Kendini ölmüş bil sen!
 
Dede atına binmiş,
Derhal Oğuz’a dönmüş.
Pay Püre Sormuş ona:
— Deli ne dedi sana?
“Oğlan mısınspacer[5] kız mısın;”
Dede hâlâ sağ mısın?
O delinin elinden,
Neler çektin dilinden?
Kaçar neler söyledi,
Ne kadar yol diledi?
 
Dede demiş : — “Oğlanımspacer[6]spacer
Esirgedi Allah’ım.
“Allah’ın inayeti,
Erenlerin himmeti...”
Yardım edince bana,
Kızı aldım oğluna...
Maksuduna ermesin,
İyi günler görmesin!
Dişi deve görmemiş,
Daha hiç çiftleşmemiş,
“Bin at, bin deve” dedi.
Daha neler istedi!
Bin koç, koyun görmemiş,
Pay Püre bu nice iş?
Bin it istiyor yavuz,
Kulaksız ve kuyruksuz!
“Bin de pire ufacık,”
Verilecek karacık...
“Bunlar gelecek” dedi,
Sıkıca tembihledi...
 
Pay Püre demiş: — Dede,
Üçünü say ki bende.
Ancak pire ve köpek,
Sen bulursun yalnız, tek...
 
Püre, tavlaya gitmiş.
Koç, aygır, deve seçmiş.
Köpekle pireyi de,
Bulup getirmiş Dede.
Kaçar işitip, gelmiş.
Dördünü çok beğenmiş.
Görmeyince pireyi,
Sıkıştırmış Dede’yi.
Dede demiş ki: — Kaçar,
Serbest kalırsa kaçar.
Doldurarak torbaya,
Koymuşum bir odaya.
İstiyorsan gidelim,
Hediyeni verelim.
Zayıflar kalsın bize,
Semizler olsun size...
 
Kaçar girmiş odaya,
Bir el atmış torbaya.
Soyunup çırılçıplak,
Bağını çözmüş salak!
Torbadan çıkan pire,
Henüz inmeden yere,
Üşüşmüşler Kaçar’a,
Kaçar olmuş kapkara!
Orada kalmış naçar,
Medet diler, el açar.
 
Dede demiş ki: — Deli,
Seni Oğuz sefili…
Ismarlamıştın bana,
İstiyordun alsana!
Seç, ayır semizini
Bırak sevmediğini...
 
O demiş: — Sultan Dede,
Yerin dibine gide.
Tümü de girsin yere,
Canavarmış bu pire!
Yalvarıyorum sana,
Bir fikir söyle bana...
 
Dede demiş ki: — Oğul,
Irmağa gir de kurtul...
 
Deli, kuş gibi uçmuş,
Hemen ırmağa kaçmış.
Kurtulunca pireden,
Af dilemiş Dede’den.
Akıllanıp ders almış,
Düğüne karar kılmış.
 
Her yiğit o zamanda
Evlendiği çağında,
Yayını gere gere
Ok atarmış bir yere.
Okun düştüğü yerde,
Çadır kurup içerde,
Âdet imiş beklemek,
Bunları yapmış Beyrek.
Banu Çiçek Hatun’dan,
Gelmiş bir kızıl kaftan.
Beyrek giymiş kaftanı,
Arkadaşları canı,
Demişler ki: — Ey Beyrek,
Bize de kızıl gerek.
Sen kızıl giyiyorsun,
Bize ak veriyorsun.
 
Beyrek demiş ki: — Canlar,
Sırayla arkadaşlar.
Bu günlük ben giyeyim,
Sonra size vereyim.
Kırk gün sıra ile siz,
Kura çekip giyiniz.
Düğün tamam olunca,
Bir derviş ya da hoca
Bulup veririz ona,
Başımızın hayrına...
 
Kırk yiğit ile Beyrek
Çadırda eğlenerek,
Geçirirken zamanı,
Haber almış düşmanı.
Kâfirin bir casusu
Giderek bu hususu,
Hemen huzura girmiş
Beyine haber vermiş:
—  Banu Çiçek’le Beyrek,
Toy yapıp evlenerek
Erecekler murada;
Ne durursun burada?
 
Hemen yedi yüz kâfir,
Ata binenerk bir bir,
Otağa hücum etmiş,
Kırk yiğit esir gitmiş.
“Derin olsa batırır,
Kalabalık korkutur.”
Erde maharet, hüner;
“At işler, övünür er.”
Ümidi yayan erin,
Kalır mı yenilenin!
Tan ağarmış, gün çıkmış.
Pay Püre gelip bakmış.
Yıkılıp gitmiş gerdek,
Ortalıkta yok Beyrek!
“Kuzgun kalmış uçandan,”
Tazı kalmış hayvandan...
Ak otağ parçalanmış,
Çevreyi bir dolanmış.
Durum çok çok betermiş,
Nâip[7]spacer yerde yatarmış!
Pay Püre çok ağlamış,
Yüreğini dağlamış.
Ve Beyrek’in anası,
Yedi tane bacısı,
Feryatla ağlamışlar,
Karalar bağlamışlar...
Yavuklu Banu Çiçek,
“Beyrek Beyrek!” diyerek
Zârı zârı ağlamış,
O da kara bağlamış.
Bütün Oğuz beyleri,
İhtiyarı, gençleri...
Beyrek’e üzülmüşler.
Hepsi kara giymişler.
On altı sene geçmiş,
Oğuz’un tadı kaçmış...
Bir sabah Deli Kaçar,
Bayındır Han’a kadar
Gelip çıkmış divana.
Şöyle söylemiş ona:
— Kudretli, yiğit Han’ım,
Sana kurbandır canım.
Uzun olsun ömrünüz,
Daim gülsün yüzünüz.
Beyrek gitti gideli,
Onca yıl geçti belli.
Esir mi, tutsak mıdır?
Ölü müdür, sağ mıdır?
Onun sağ haberini,
Getirip bildireni,
Akçelere boğarım.
Doğru değil mi Han’ım?
Eğer ölmüşse Beyrek,
Ne bekler Banu Çiçek?
Haberin getirene,
Verelim kendisine...
 
“Yaltacuk” denen biri,
Çıkmış biraz ileri:
— İzin verirse Han’ım,
Kurban olsun bu canım.
Her tarafa bakarım,
Gidip araştırırım.
Sağ veya ölü eğer,
Getiririm bir haber...
 
Bu yalancıya Beyrek,
Çok önceden bir gömlek,
Meğerse bağışlamış.
O, giymemiş saklamış.
Giderek bir ormana,
“Gömleği kana mana”
Batırarak getirmiş,
Bayındır’a göstermiş.
Demiş ki: — Yüce Han’ım,
Delili bu sultanım.
Öldürmüşler Beyrek’i,
İşte size gömleği...
 
Gömleği gören beyler,
Yiğitler, alp erenler...
Orada tanımışlar,
Döğünüp ağlamışlar...
Yavuklu Banu Çiçek,
Kendi diktiği gömlek,
Böyle kanlı gelince,
Ağıt yakmış dilince:
— Vay göz açıp gördüğüm,
“Gönül ile sevdiğim;”
Sahibi duvağımın,
Umuduydun başımın.
Yastığa baş koyduğum,
Gitti kurban olduğum.
Ah Han Beyrek Han Beyrek,
Senin bu kanlı gömlek…
 
Feryat figan ağlamış,
Yüreğini dağlamış...
Herkes umudu kesmiş.
Kötü kadere küsmüş.
Yaltacuk işte böyle
Amacına hileyle,
Biraz daha yaklaşmış
İlk engelini aşmış.
Kervancıları Püre,
Uzak yaban illere
Tembihleyip göndermiş.
Sıkıca emir vermiş.
Onlar Bayburt’a gitmiş,
Çarşı, Pazar tur atmış.
Hisara yaklaşmışlar,
Görünce şaşırmışlar!
Tüm ülkede düğünmüş,
Bayram gibi bir günmüş.
Beyrek’i getirmişler,
Bir de kopuz vermişler.
Bamsı, çardaktan bakmış.
Sonra hisara çıkmış.
Haber sormuş saz ile
Seslenmiş avaz ile:
— Engin, havadar yerden
Gelen kervancı senden,
Salur Kazan’ı sorsam,
Bir de anamla babam;
Soylu Oğuz ilinde,
Budak ve Korkut Dede,
Kara Göne ve Dündar;
Ölü mü, sağ mı onlar?
“Göz açıp da gördüğüm,
Gönül ile sevdiğim”
Banu Çiçek adaklım,
Hep onda kaldı aklım!
Evde mi, evlendi mi?
Gelin olup gitti mi?
Bir haber söyle bana,
Başım kurbandır sana...
 
Kervancı sura bakmış,
Gözünden yaşlar akmış:
— Kazan Han, Kara Göne,
Yaş doldu gözlerine.
Aksakallı baban da,
Akbürçekli anan da,
Dede Korkut ve Dündar...
Hepsi esende, sağlar.
Yavuklun Banu Çiçek,
Seni beklerdi Beyrek.
O Yalancı Yaltacuk,
Zır deli, aklı uçuk,
Kara haber getirdi,
Öldüğünü bildirdi!
Yavuklunu kaçığa,
Verdiler Yaltacuk’a.
Durum böyledir Beyrek,
Yastadır Banu Çiçek...
 
Haberi almış Beyrek,
Gözünden yaş dökerek
Kalkıp gitmiş zindana,
El atmış sarığına.
Kaldırıp yere çalmış,
Yiğitlere bağırmış:
“— Benim kırk arkadaşım,”
Alp erenler, gardaşım...
Kötü bir haber aldım,
Arkadaşlar yıkıldım!
Meğerse o Yaltacuk,
Deli ve aklı uçuk;
Yalan bir haber vermiş.
Öldüğümü bildirmiş!
Otağa figan girmiş,
Herkes karalar giymiş.
Düğüne mühlet koymuş,
Banu’yu alır olmuş...
 
Kırk yiğit tümü birden
Ayağa kalkıp yerden,
Sarığı yere çalmış,
Böğürerek ağlamış.
Kâfirlerin beyinin,
Hisarın melikinin,
Bekâr bir kızı varmış.
Beyrek’e çok bakarmış.
Gelmiş onu görmeye,
Şöyle demiş Beyrek’e:
— Her gün güler, oynardın,
Neşelenir coşardın.
Bugün üzgünsün canım,
Sebebi nedir Han’ım?
 
Derinden ah çekerek,
Her şeyi demiş Beyrek. 
Kız demiş ki: — Bak yiğit,
Sen buradan çık da git.
Babana ve anana,
Kavuşup yavukluna,
Buraya geri gelip
Benim ile evlenip,
Alıp gidecek misin?
Bana söz verir misin?
 
Beyrek demiş: — Gelirim.
Gelip seni alırım.
Oğuz’a bir gideyim,
“Yer gibi kertileyim,
Okuma saplanayım,
Kılıçla doğranayım...”
Sağlık ile varırsam,
Banu’yu kurtarırsam,
Gelip alırım seni.
Bey kızı bekle beni...
 
Kız bir urgan getirmiş,
Sallandırıp indirmiş.
Beyrek yere inince,
Hamd ve şükretmiş önce.
Bir at sürüsü görmüş,
Sürüye doğru sürmüş.
Boz aygırı görünce,
Koşup sarılmış önce.
Başını kucaklamış.
Sıçrayarak atlamış.
Kalenin kapısına
Gelince karşısına:
— Bre pis dinli kâfir!
Beni görmüştün hakir.
Ağzıma sövüyordun,
Domuz yediriyordun!
Allah yol verdi bana.
O yiğitleri sana,
Emanet ediyorum,
Oğuz’a gidiyorum.
Bir şey olsa birine,
Yüz öldü bil yerine...
 
Kovalamış kırk atlı,
Beyrek olmuş kanatlı.
Girmiş Oğuz yurduna,
Göz atınca ardına
Rastlamış bir ozana,
Şöyle söylemiş ona:
— Be ozan söylesene,
Sebep ne acelene?
Acele ediyorsun,
Nereye gidiyorsun?
 
Ozan demiş ki: — Beyim,
Dilim varmaz söyleyim!
Ölmüş meğer Han Beyrek,
Evlenir Banu Çiçek...
O düğüne giderim.
Ama çoktur kederim!
 
Beyrek demiş ki: — Ozan,
Hoşlandınsa şu attan;
Sana vereyim bunu,
Bana ver kopuzunu...
 
Yapılmış alış-veriş,
Başka kalmayınca iş,
Babasının yurduna
Gelmiş hudut ucuna.
Görmüş ki birkaç çoban,
Taş toplayıp tarladan,
Yollara yığarlarmış.
Böğürerek ağlarmış!
Beyrek demiş: — Çobanlar,
Söyleyin bana canlar.
Bu ne iş arkadaşlar,
Niçin toplanır taşlar?
Oğuzlar taşı yoldan,
Atarlar sağdan, soldan...
 
Çobanlar demiş: — Yiğit,
Çekil, başımızdan git!
Haberin yoktur senin,
Bir oğlu vardı beyin.
On altı yıldır kayıp,
Bulamadık arayıp.
Yaltacuk derler biri,
Verdi kara haberi!
Beyimin adaklısı,
Yüzü al duvaklısı,
Yaltacuk’a varıyor.
Benim bağrım yanıyor!
Düğün alayı burdan,
Geçip, gidecek şurdan.
Onu salmayacağız,
Gelince vuracağız...
 
Beyrek demiş: — Çobanlar,
Helâl olsun tüm nanlarspacerspacer[8]...
 
Beyrek ordan ayrılmış,
Baba yurduna varmış.
Elinde su testisi,
Kapkara elbisesi...
Bakmış küçük bacısı,
Yüreğinde acısı.
Pınardan su alıyor.
“Beyrek!..” diye ağlıyor.
Bamsı çok hüzünlenmiş,
Hâlinden esinlenlemiş:
— Bacı ne ağlıyorsun,
Saçını yoluyorsun?
Ağabeyin mi yitmiştir,
Söyle nere gitmiştir?
Bağrın mı sarsılmıştır,
Yüreğin mi yanmıştır?
Şu karşı karadağlar,
Üstündeki pınarlar,
Tavla dolusu atlar,
Develerle katarlar...
Kimindir söyle bana?
Canım kurbandır sana.
 
Bacısı demiş: — Ozan,
Karşı dağı sorarsan,
Bamsı ağabeyimindi.
Şimdi kayıptır kendi.
“Beyrek” derdik ismine,
Rastladın mı kendine?
Yıkılmıştır dağlarım,
Kurumuş pınarlarım.
Ozan söyleme, çalma
Bana hiç soru sorma!..
 
Bundan vazgeçip Beyrek
Gidince yürüyerek,
Kızkardeşleri görmüş
Onlara şöyle sormuş:
— Sabah kalkıp yerinden
Kara gitmez serinden,
Ak soyup, kara giyen
Feryat, figân eyleyen
Karasac ekmeğinden,
Tandırın yemeğinden,
Varsa veriniz bacım,
Yorgunum ve çok acım.
Üç günlük yoldan geldim,
Sizi çok yakın bildim...
 
Kızlar yemek getirmiş,
Beyrek yemiş, bitirmiş.
Beyrek demiş ki: — Bacım,
Bir kaftana muhtacım.
Git de evi bir dolan,
Varsa ağandan kalan
Şöyle eski bir kaftan,
Getir ver sağ taraftan.
Sadaka olsun bana,
Sevap gelsin ağana.
 
Kaftanı getirmişler,
Beyrek’e giydirmişler.
Kolu koluna uymuş,
Bedenine oturmuş.
Kızlar onu süzmüşler,
Beyrek’e benzetmişler.
 
Biri demiş: — Ay ozan,
Nasıl uydu bu kaftan!
Gözlerin fersizleşmiş,
Kolların inceleşmiş.
Solmasaymış bileğin
Diyecektim: Beyrek’sin!
Kartal gibi süzüşün,
Salınıp yürüyüşün...
Beyrek’e çok benzersin.
Söyle ozan sen kimsin?
 
Beyrek demiş içinden:
“Ne yapayım şimdi ben?
Beni bildi bacılar.
Öyle ise Oğuzlar,
Tanırlar bu kaftanla.
Gitmeyeyim bununla.
Kaftanı çıkarayım,
Gidip bir çul bulayım.
Kimmiş düşmanım, dostum
Onu bilmektir kastım.”
Kaftanını sıyırmış,
Fırlatarak bağırmış:
— Şu kaftanı verdiniz,
Kafam, beynim yediniz!
Ne Beyrek kalsın, ne siz.
Başımdan çekiliniz!
 
Bir deve çulu bulmuş,
Orta yerinden delmiş.
Asmış onu boynuna
Gitmiş düğün oynuna. 
Ok atarmış Yaltacuk,
Beyrek demiş: — Domuzcuk!
Elin kurusun senin,
Çürüsün bileklerin.
Güveylere ol kurban,
Seni yalancı oğlan!
 
Yaltacuk demiş: — Kavat!
Al yayımı sen de at.
Böyle söyleme bana,
Bir vurursam boynuna!
 
Beyrek yayı alarak,
Yere atmış çalarak.
Yaltacuk demiş: — Bre
Neden atarsın yere?
Yayı var ya Beyrek’in,
Getirin şuna verin...
 
Beyrek yayını almış,
Bakıp bakıp ağlamış.
Demiş ki: — Beyler, Hanlar
Hedef nerdedir canlar?
Aşkınıza çekeyim,
Hedefi devireyim!
 
Meğerse hedef Han’ım,
Bir yüzükmüş sultanım.
Tek atışıyla vurmuş,
Hedef göğe savrulmuş.
Beyler görünce bunu,
Alkışlamışlar onu.
Meğer Han seyredermiş,
Bir adamı göndermiş.
Çağırınca Kazan Han,
Yanına gitmiş ozan.
Baş indirmiş selâmla,
Bağır basmış kelamla:
— Darda kalanın arkası,
Han Uruz’un babası,
Amut Su’yun aslanı,
Karacuk’un kaplanı,
Bayındır’ın güveysi,
Türkistan’ın gür sesi,
Yağız atın sahibi,
Kükreyen aslan gibi...
Bugün erken sabahtan,
Kalkmışsın ey Kazan Han.
Ak ormana girmişsin,
Yaycığını eğmişsin.
Otağını kurmuşsun,
Geleni oturtmuşsun.
Selâm size sağ beyler,
Sol kolunda sol beyler.
İnançlılar eşikte,
Has beyler ise dipte...
Yiğidim, alp erenim
Dilerim Kazan Beyim,
Daim olsun şöhretin;
Kutlu olsun devletin...
 
Böyle deyince ozan,
Ona demiş Kazan Han:
— Deli deli söylersin,
Ne ister, ne dilersin?
 
Beyrek demiş ki: — Han’ım,
İyice açtır karnım.
Şölen yerine varsam,
Karnımı bir doyursam...
 
Kazan demiş: — Bu deli,
Aklı noksandır belli.
İstemedi nimeti,
Geri tepti devleti!
Bırakınız da gitsin,
Neyi dilerse etsin...
 
Beyrek, şölene gitmiş,
Her yeri harap etmiş.
Kazanları devirmiş,
Alt üst edip çevirmiş.
Kadınlara yönelmiş,
Orta yere çömelmiş.
Haber gitmiş Kazan’a.
Kazan demiş: — Ozana
Bırakın, karışmayın
Ona hiç bulaşmayın...
 
Kazan’dan güç almış ya,
Davul ve zurnacıya,
Birer tekme sallamış,
Hepsini kovalamış.
Kapıya oturarak,
Kopuzunu çalarak,
Hatunları seyretmiş,
Burla kuş gibi ötmüş.
Demiş ki: — Kavat oğlu!
Gezersin sağı-solu.
Otağa teklifsizce,
Gelip girdin sessizce.
Biz çağırmadan geldin?
Töremizi çiğnedin!
 
Beyrek demiş: — Sultanım,
Biliyor Kazan Han’ım.
Söyledim Kazan Han’a,
O, izin verdi bana...
 
Burla demiş: — Madem sen,
Gelip oturdun resen[9]
Maksadın neyse söyle,
Neden oturdun böyle?
 
Beyrek demiş: — Sultanım,
Maksadım şudur hanım:
Gelin olan kız kalksın,
Ben çalayım, oynasın.
 
Demişler: “Deli ozan,
Gelip şenliği bozan
Kimseyi tanıyamaz
Hiçbir şeyden anlamaz.
Gelmiştir yanımıza,
Bakmaz geline, kıza...
Kısırca Yenge kalk sen,
De ki işte gelin ben...”
 
Kısırca Yenge kalkmış,
Ozana gülüp bakmış:
— Çal haydi deli ozan,
Benim kocaya varan...
 
Beyrek çalmış sazını,
Yükseltmiş avazını:
— Kısır kısrağa binmem,
Savaşlara gidemem.
Çobanlar sana bakar,
Gözünden yaşlar akar.
“Onların yanına var,
Murad verecek onlar...”
Kısırca beni dinle,
İşim yoktur seninle.
Gelin olan kız kalksın,
“Kol sallayıp oynasın...”
 
Kısırca demiş: — Aman!
Gözüne çöksün duman.
Ayıplarımı saydı,
Nereden kimden, duydu?
 
Kalkmış Boğazca Fatma
Demiş: — Bak yalan atma!
Çal bre deli ozan,
Benim kocaya varan...
 
Beyrek kopuzu çalmış,
Gözü Fatma’da kalmış:
— Derenin yanı evin,
“Barak, senin köpeğin.”
Otur Boğazca Fatma,
Boşuna beni yorma...
Gelin olan kız kalksın,
Kol sallayıp oynasın...
 
Boğazca Fatma demiş:
Bu delide var bir iş!
Beni tanıdı, bildi
Kimlerden haber aldı...
 
Banu demiş: — Çal ozan,
Benim kocaya varan...
 
Bakmış beyaz ellere,
Beyrek vurmuş tellere:
— Ben buradan gideli,
Çokça kar yağmış belli.
Han kızının evinde,
Halayık tükenmiş de
Maşrapla suya varmış,
Parmağın soğuk almış!”
Getirin kızıl altın,
Bu kıza tırnak takın.
“Han kızı ayıplıca,”
Seni neylesin koca!..
 
Böyle deyince Beyrek,
Çok kızmış Banu Çiçek:
— Bana bak deli ozan!
O saydığın ayıptan,
Ben de yoktur bir eser,
İşte sen de görüver...
 
Ak bileği sıyırmış,
Parmağını ayırmış.
Yüzüğü parıldamış
Artık şüphe kalmamış.
Beyrek yüzüğü bilmiş,
Görünce mutlu olmuş:
— Beyrek burdan gideli,
Kız sen oldun mu deli?
Döktün mü gözyaşını,
Yoldun mu hiç saçını?
Yırttın mı yanağını,
Attın mı nişanını?
Kocaya varıyorsun,
Yüzüğüm takıyorsun!
Benimdir altın yüzük,
Geri ver olmasın yük.
Onu ben taktım sana,
Yüzüğümü ver bana...
 
Banu burada demiş:
— Ozanım bu çetin iş
Tepelere çok çıktım,
Beyrek’imi aradım.
Yırttım al yanağımı,
Hep yoldum saçlarımı.
“Vardı gelmez yiğidim,”
Kayboldu Han Beyrek’im!
Beyrek’in armağanı,
Yüzüğün var nişanı.
Seninse yüzük eğer,
Nişanını deyiver...
 
Beyrek demiş: — Han kızı,
Oğuzeli yıldızı.
Boz ayğıra binmiştim,
Otağına gelmiştim.
Bir geyiği avladım,
Sizlere bağışladım.
Sen beni çağırmıştın,
Orda yarış yapmıştın,
At, ok, güreşte yendim,
Yanağını dişledim...
“Üç öptüm, bir ısırdım.”
Yüzüğü o gün taktım.
İşte bendim o Beyrek,
Bildin mi Banu Çiçek?
 
Böyle deyince Han’ım,
Kız tanımış sultanım...
Ayağına kapanmış,
Çok sevinçli bir anmış.
Atlayarak atına,
Beyrek’in babasına,
Giderek müjde vermiş.
Ona şöyle söylermiş:
— Yıkılmıştı dağların,
Çekilmişti suların.
Tay vermiyordu atın,
Gitmiyordu kervanın.
Kuzlamazdı akkoyun,
Müjde geliyor oğlun…
“Kayın baba, kaynana”
Müjdeme ne var bana?..
 
Pay Püre demiş: — Gelin,
Ne tatlı söyler dilin!
Eğer doğruysa haber,
Canımı isteyiver...
Karadağ senin olsun,
Pınarı içmen olsun.
Develerim katarla,
Koyunlarım ağılla,
Halayığım, cariyem,
Param, altınım, akçem...
Otağım, gölgeliğim,
Hepsi senin gelinim...
 
Bu sırada Kazan Han,
Haber almış olaydan.
Beyrek’i alıp gelmiş.
Pay Püre’yi de bulmuş:
— Pay Püre müjde sana,
Bak kavuştun oğluna…
 
Pay Püre demiş: — Han’ım,
Ben nasıl inanayım?
Bilirsin ağlamaktan,
Oldum gözden, ayaktan...
Parmağını kanatsın,
Mendiline damlatsın,
Ben gözüme süreyim,
Açılırsa bileyim...
 
Beyrek, az kan akıtmış
Mendiline damlatmış.
Silince mendiliyle,
Allah’ın kudretiyle,
Açılmış iki gözü,
Feryat figânmış sözü:
— Kılıcımın kabzası,
Şu gönlümün sevdası,
“Gelinimin çiçeği,”
Gözlerimin bebeği,
Evdeşimin serveti,
Tutan belin kuvveti,
Oğuz’un sevileni...
Çok şükür buldum seni...
 
Yaltacuk işitince,
Kaçıp gitmiş sessizce.
Beyrek ardına düşmüş,
“Dana sazına sürmüş.”
Gizlenip bir yerinde,
Kayıp olmuş içinde.
Beyrek sazılığı yakmış,
Yaltacuk hemen çıkmış.
Yalvararak ağlamış.
Beyrek de bağışlamış,
 
Kazan demiş: — Gel Beyrek,
Bekliyor Banu Çiçek.
“Tatlıya bağlandı iş,
Var da murada eriş...”
 
Beyrek demiş ki: — Han’ım,
Esir arkadaşlarım!
Çıkmayınca hisardan,
Bahsetmeyin murattan...
 
Ata binmiş Kazan Han,
Yiğitler, arkasından.
Rüzgâr gibi esmişler,
Bayburt’u çevirmişler.
Suyla abdest alarak,
Namazları kılarak
Allah’a yalvarmışlar,
Muhammed’i anmışlar...
Çalınmış tunç borular,
Gümbür gümbür davullar...
“Kıyamet savaş olmuş,”
Meydan kan ile dolmuş.
Kıran girmiş kâfire,
Bin öldürmüşler bire.
Beyrek zindana girmiş,
Yoldaşlarını görmüş...
Kiliseyi yıkmışlar,
Cami yapıp çıkmışlar.
Kızların güzelinden,
Kumaşın temizinden
İşlenmiş elbiseler,
Kaftanlar ve cüppeler,
Bayındır’a hisseler...
Altun, gümüş sikkeler
Seçmişler ayırarak
Hepsini de alarak,
Melik kızını Beyrek,
Atına bindirerek
Oğuz İle gelmişler,
Ak otağa girmişler.
Kırk gündüz ve kırk gece,
Toy yapılmış güzelce...
 
Korkut Dede gelince,
Destan demiş dilince:
— Bu Oğuzname Han’ım,
Bamsı’nındır sultanım.
Duâ edeyim Han’ım,
Kabul etsin Allah’ım.
Dağların yıkılmasın,
Suların kurumasın.
Aksakallı babanın,
Akbürçekli ananın,
Mekânı cennet olsun,
Mezarına nur dolsun.
“Gardaştan ve oğuldan,
Ahir vakti imandan,”
Ayırmasın ol Settar,
Amin deyin Oğuzlar...
Amin amin desinler,
Hak yüzünü görsünler.
Günahımız silinsin,
Toplansın ve derlensin.
“Muhammed Mustafa’nın,
Yüzü suyuna O’nun”
Bizleri bağışlasın,
Esirgesin, saklasın.
 
Ahmet KARAASLAN
28/06/2000 - KAYSERİ


[1] Ayaktaş, yardımcı, yamak.
[2] Selam vermekte Dede ile alay etmiş.
[3] Belâsını arayan, talihi ters dönen. Bahtı kararmış
[4] Tabanı yağlamış, ipi koparmış, bağı koparmış
[5] Haber müspet mi, menfii mi?
[6] Haberim müspet, olumludur.
[7] Vekil
[8] Ekmek. (Yedikleriniz anlamındadır.)
[9] Kendi başına, kendiliğinden
 

 

 

 
 

 
 
Bugün 9 ziyaretçi (11 klik) kişi burdaydı!
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol